Yazar: Tz

  • Hollanda, küçük bir alana sığdırılmış olağanüstü zenginliklere sahip bir ülkedir

    Hollanda, küçük bir alana sığdırılmış olağanüstü zenginliklere sahip bir ülkedir

    Hollanda, iki çok farklı destinasyona verilen bir isimdir — Batı Avrupa’daki Hollanda Krallığı ve ABD’nin Colorado eyaletinde küçük bir dağ kasabası. Bu makale, kanalları, lale tarlaları, dünya standartlarındaki müzeleri, bisiklet kültürü ve sıcak, açık fikirli insanlarıyla dünyanın en çok ziyaret edilen ülkelerinden biri olan Hollanda Krallığı’nı ele almaktadır.
    Batı Avrupa’nın kalbine yerleşmiş olan Hollanda, kültür, tarih, sanat ve doğal güzellik açısından büyüklüğünün çok ötesinde bir ülkedir. Doğuda Almanya, güneyde Belçika ve kuzeybatıda Kuzey Denizi ile çevrili olan bu küçük ama güçlü ulus, ticaret, keşif, sanat ve felsefe aracılığıyla dünya tarihini şekillendirmiştir. 41.000 kilometrekareden biraz fazla bir yüzölçümüyle Hollanda, dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri olmakla birlikte ferah, düzenli ve son derece yaşanabilir hissettirmeyi başarmaktadır.
    Hollandalılar, son derece pragmatik ve ilerici bir halktır. Ülkeleri düz bir pankek gibidir — büyük bölümü deniz seviyesinin altında kalır — ve insan zekasıyla olduğu kadar doğayla da şekillenmiştir. Manzarayı süsleyen ikonik yel değirmenleri yalnızca güzel bir görüntüden ibaret değildi; suyu pompalamak ve denizden arazi kazanmak için kullanılan temel mühendislik araçlarıydı. Bugün Hollanda, Avrupa Birliği’nin kurucu üyesi olan modern ve müreffeh bir ulus olup her yıl on milyonlarca turisti çeken derin bir özgünlüğünü korumaktadır.

    Nasıl Gidilir
    Hollanda, dünyanın geri kalanıyla son derece iyi bağlantılıdır. Amsterdam Schiphol Uluslararası Havalimanı, Kuzey Amerika, Asya, Afrika, Orta Doğu ve tüm Avrupa’daki destinasyonlara direkt uçuşlar sunan Avrupa’nın en yoğun ve en verimli uluslararası havalimanlarından biridir. Eindhoven Havalimanı ve Rotterdam The Hague Havalimanı da düşük maliyetli havayollarına ve bölgesel uçuşlara hizmet vermektedir.
    Trenle, Hollanda Belçika, Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’a Eurostar ve Thalys yüksek hızlı tren hizmetleri aracılığıyla sorunsuz biçimde bağlanmaktadır. Londra’dan Amsterdam’a giden Eurostar, Kanal Tüneli’nden geçerek yaklaşık dört saat sürmektedir. Paris’ten yolculuk yaklaşık iki buçuk saat, Brüksel’den ise iki saatten az sürmektedir.
    Karayoluyla Hollanda, Almanya ve Belçika’dan kolayca ulaşılabilir; mükemmel otoyol bağlantıları mevcuttur. Birleşik Krallık’tan feribotlar, sırasıyla Stena Line ve DFDS tarafından işletilen Rotterdam yakınındaki Hook of Holland’a ve Amsterdam yakınındaki IJmuiden’a yanaşmaktadır.

    Dolaşım
    Hollanda’ya vardığınızda dolaşmak büyük bir zevktir. Ülke, trenleri, otobüsleri, tramvayları ve metro hizmetlerini entegre bir ağda birleştiren dünyanın en iyi toplu taşıma sistemlerinden birine sahiptir. NS (Nederlandse Spoorwegen) ulusal demiryolu servisi, neredeyse her büyük şehri ve kasabayı sık ve dakik trenlerle birbirine bağlamaktadır. Örneğin Amsterdam’dan Rotterdam’a yolculuk biraz fazla bir saat, Amsterdam’dan Lahey’e ise yaklaşık elli dakika sürmektedir.
    OV-chipkaart, ülkedeki tüm toplu taşıma türlerinde kullanılan evrensel temassız seyahat kartıdır. Ziyaretçiler ayrıca çoğu ulaşım sisteminde temassız banka kartlarını kullanabilir. Günlük ve çok günlük tren geçişleri, tek bir şehrin ötesini keşfetmeyi planlayanlar için iyi bir değer sunmaktadır.
    Belki de en ünlüsüyle Hollanda, bisikletçiler için bir cennettir. 35.000 kilometreyi aşan özel bisiklet yollarıyla Hollandalılar, dünyanın imrendiği bir bisiklet altyapısı inşa etmiştir. Bisikletler, genellikle tren istasyonlarından olmak üzere hemen hemen her şehir ve kasabada kiralanabilir. Lale tarlaları arasında, kanallar boyunca ve yel değirmenlerinin yanından geçerek kasabalar arasında bisiklet sürmek, ülkenin sunduğu en unutulmaz deneyimlerden biridir.

    Amsterdam
    Avrupa’nın en büyüleyici başkentlerinden biri olan Amsterdam’da zaman geçirmeden Hollanda gezisi tamamlanmış sayılmaz. Eşmerkezli bir kanal ağı üzerine inşa edilmiş Amsterdam, çoğunlukla Kuzey’in Venedik’i olarak tanımlanır — ancak Hollandalıların kendileri bu kıyaslamadan biraz rahatsızlık duyabilir; zira şehirlerinin kendi başarılarıyla ayakta durduğunu hissederler.
    Grachtengordel olarak bilinen şehrin tarihi kanal halkası, UNESCO Dünya Mirası’dır. Hafifçe eğimli 17. yüzyıl tüccar evleriyle kaplı Herengracht, Keizersgracht ve Prinsengracht kanalları boyunca yürümek, Avrupa’da başka hiçbir yerde bulunmayan eşsiz bir deneyimdir. Kanal tekne turları, şehri sudan görmenin rahatlatıcı bir yolunu sunar; rehberli grup turlarından kendi kendine kullanılan elektrikli teknelere kadar çeşitli seçenekler mevcuttur.

    Rijksmuseum, Amsterdam’ın kültürel kurumları arasındaki tacının mücevheridir. Bu görkemli bina, Rembrandt’ın Gece Devriyesi ve Vermeer’in Sütçü Kız dahil dünyanın en büyük Hollanda Altın Çağı sanatı koleksiyonlarından birini barındırmaktadır. Müzenin kendisi mimari açıdan büyüleyicidir ve bahçelerine halkın ücretsiz girişi sağlanmaktadır.
    Museumplein yakınında yer alan Van Gogh Müzesi, Vincent van Gogh’un ay çiçekleri serisi ve otoportreler dahil eserlerinin dünyanın en büyük koleksiyonuna ev sahipliği yapmaktadır. Müze dünyanın en çok ziyaret edilenleri arasında yer aldığından biletler çok önceden rezerve edilmelidir.

    Prinsengracht’taki Anne Frank Evi, Avrupa’nın en etkileyici ve en önemli tarihi mekanlarından biridir. Burada Anne Frank ve ailesi, İkinci Dünya Savaşı sırasında iki yılı aşkın süre Nazi zulmünden saklandı. Ev müze olarak korunmuş olup bir ziyaret son derece sarsıcı ve unutulmaz bir deneyimdir. Yine burada da önceden rezervasyon yapılması şiddetle tavsiye edilmektedir.
    Amsterdam’ın Jordaan semti, belirli bir amaç gütmeden dolaşmak için şehrin tartışmasız en büyüleyici bölgesidir. Eski işçi sınıfı mahalleleri, butik dükkanların, sanat galerilerinin, küçük kafelerin ve hofjes olarak bilinen gizli avluların labirentine dönüşmüştür; Jordaan, saatlerce keşfetmek için mükemmeldir.
    De Pijp semtindeki Albert Cuyp Pazarı, haftanın yedi günü canlılığıyla dikkat çeken Amsterdam’ın en büyük açık hava pazarıdır. Burada taze stroopwafels, çiğ ringa balığı, poffertjes (mini Hollanda gözlemesi) ve renk cümbüşü peynirler dahil Hollanda sokak yemeklerini tadabilirsiniz.
    Gece hayatı açısından Amsterdam, haklı bir şöhrete sahiptir. Leidseplein ve Rembrandtplein meydanları, bar, kulüp ve canlı müzik mekanlarıyla çevrili eğlence bölgesinin nabzını tutan merkezlerdir. Şehir aynı zamanda kahverengi kafeleriyle de ünlüdür — bruine kroegen — koyu ahşap iç mekanları, mumlu masaları ve geniş Hollanda ile Belçika birasıyla geleneksel Hollanda birahaneleri.

    Lahey
    Rotterdam ile Amsterdam arasında koşuşturan ziyaretçiler tarafından sıklıkla atlanan Lahey (Den Haag), olağanüstü bir zarafet ve uluslararası öneme sahip bir şehirdir. Hollanda hükümetinin merkezi ve Hollanda Kraliyet ailesinin çalışma ikametgahının bulunduğu yer olarak Lahey, sessiz bir siyasi ağırlık taşımaktadır. Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ev sahipliği yapan şehir, uluslararası barış ve adalet şehri olarak tanınmaktadır.
    Mauritshuis müzesi, Vermeer’in İnci Küpeli Kız ve Rembrandt’ın Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi eserlerine, bir gölete bakan görkemli 17. yüzyıl sarayında ev sahipliği yapan dünyanın en iyi küçük sanat müzelerinden biridir. Yakındaki Binnenhof — Hollanda siyasi yaşamının kalbindeki ortaçağ kompleksi — büyüleyici rehberli turlar sunmaktadır.
    Lahey aynı zamanda Kuzey Denizi kıyısından yalnızca birkaç kilometre uzaklıktadır ve Scheveningen sahil bölgesi, Hollandalı tatilciler arasında son derece popüler bir destinasyondur. Uzun kumlu sahil, tarihi iskele, Sea Life akvaryumu ve pek çok deniz ürünleri restoranı, Scheveningen’i en az yarım günlük bir gezi için değer kılmaktadır.

    Rotterdam
    Rotterdam, Hollanda’nın ikinci büyük şehri ve nabzı atan sanayi merkezidir. Avrupa’nın en büyük limanına ev sahipliği yapan Rotterdam, İkinci Dünya Savaşı’nda neredeyse tamamen yerle bir edilen ve büyüleyici bir mimari hevesle yeniden inşa edilen bir şehirdir. Amsterdam geçmişe bakarken Rotterdam cesurca geleceğe bakmaktadır.
    Şehir, modern mimarinin bir vitrindir. “Kuğu” olarak da bilinen Erasmusbrug asma köprüsü, şehir silüetinin simgesi haline gelmiştir. Markthal, tonozlu tavanı devasa ve renkli bir sanat eseriyle kaplı, yemek standları, restoranlar ve dairelerle çevrili olağanüstü at nalı biçiminde kapalı bir pazardır. Piet Blom tarafından tasarlanan Küp Evler, Hollanda’nın en çok fotoğraflanan yapıları arasındadır — eğik küp biçimli evlerden oluşan bir küme olup içlerinden biri gösteri evi olarak halka açıktır.
    Museum Boijmans Van Beuningen, Orta Çağ’dan günümüze uzanan eserleri kapsayan Hollanda’nın en iyi sanat koleksiyonlarından birini barındırmaktadır. Rotterdam’ın yemek sahnesi, büyük bir liman şehrinin uluslararası karakterini yansıtan canlı ve çok kültürlü bir yapıya sahiptir.

    Utrecht
    Utrecht, Hollanda’nın en eski ve en güzel şehirlerinden biridir; ancak Amsterdam’ın gölgesinde kalmaya devam etmektedir. Ülkenin coğrafi merkezinde yer alan Utrecht, ülkenin en büyük üniversitesine ev sahipliği yapar ve genç, enerjik bir atmosfere sahiptir.
    112 metre yüksekliğiyle Hollanda’nın en uzun kilise kulesi olan Dom Kulesi gökyüzüne hakim olup çevre arazisinin panoramik manzarası için tırmanılabilir. Utrecht kanalları boyunca uzanan benzersiz rıhtım mahzenleri — tüccarların bir zamanlar mallarını su seviyesinde depoladığı yerler — şehrin en iyi restoran ve kafelerine dönüştürülmüş olup ülkenin başka hiçbir yerinde bulunmayan bir yemek atmosferi yaratmaktadır.
    Centraal Müzesi, Utrecht’in en ünlü sanatsal evladı Johannes van der Meer’in eserlerini ve De Stijl mobilya tasarımcısı Gerrit Rietveld’e ait bütün bir odayı kapsayan etkileyici bir Hollanda sanatı ve tasarımı koleksiyonunu barındırmaktadır. Rietveld tarafından 1924’te tasarlanan yakındaki Rietveld Schröderhuis, UNESCO Dünya Mirası’dır ve modern tasarım tutkunları için bir hac mekânıdır.

    Delft
    Delft, Hollanda’nın muhtemelen en güzel şehridir. Kanalları, köprüleri ve Gotik kiliseleriyle kompakt ve mükemmel biçimde korunmuş bu ortaçağ şehri, 17. yüzyılda Hollanda’nın en tanınan kültürel ihracat ürünlerinden biri haline gelen kendine özgü mavi-beyaz boyalı çini ile dünya çapında ünlüdür.
    1653’ten bu yana kesintisiz faaliyet gösteren Royal Delft fabrikası, ziyaretçilerin üç asırda çok az değişen karmaşık desenleri ustaca boyayan zanaatkarları izleyebildiği turlar sunmaktadır. Şehrin pazar meydanı Markt, yükselen Nieuwe Kerk (Yeni Kilise) — 16. yüzyıldan bu yana Hollanda Kraliyet ailesinin üyelerinin gömüldüğü yer — ve Rönesans üslubundaki Belediye Binası ile çevrili ülkenin en güzel kent meydanlarından biridir.
    Delft aynı zamanda ressam Johannes Vermeer’in doğum yeri ve tüm yaşamını geçirdiği yer olup şehir bu bağı coşkuyla benimsemiştir. Küçük ama güzel biçimde düzenlenmiş bir müze olan Vermeer Centrum, onun yaşamını ve eserlerini derinlemesine keşfetmektedir.

    Leiden
    Leiden, büyük bir tarihi öneme sahip antik bir üniversite şehridir. Oranya Prensi William burayı İspanyol yönetimine karşı Hollanda direncinin merkezi haline getirdi ve 1575’te Hollanda’nın en eski üniversitesi olan Leiden Üniversitesi’ni şehrin dayanıklılığına ödül olarak kurdu. Bugün Leiden Üniversitesi, Avrupa’nın en prestijli akademik kurumlarından biri olmayı sürdürmektedir.
    Leiden aynı zamanda Rembrandt van Rijn’in doğum yeridir ve şehir bu bağı tarihi merkezi boyunca onurlandırmaktadır. Lakenhal Müzesi, Leiden’in tekstil ticaretinin merkezi olarak tarihine ilişkin sergilerle birlikte Hollanda Altın Çağı sanatının güzel bir koleksiyonunu barındırmaktadır.
    Leiden’in botanik bahçesi Hortus Botanicus, 1590’a uzanan tarihiyle dünyanın en eski bahçelerinden biridir. Laleler ilk olarak burada Hollanda’da yetiştirilmiş ve 1630’larda ülkeyi kasıp kavuran olağanüstü Lale Çılgınlığı bölümünü başlatmıştır.

    Kinderdijk ve Yel Değirmenleri
    Hollanda’ya yapılan hiçbir ziyaret, ikonik yel değirmenlerini yakından görmeden tamamlanmış sayılmaz; bu deneyimi en görkemli biçimde sunan yer ise Rotterdam ile Dordrecht arasında konumlanan UNESCO Dünya Mirası Kinderdijk’tir. Burada, on dokuz güzel şekilde korunmuş yel değirmeni, alçak yatık polder arazisinden yüzyıllarca su boşaltmak için kullanılan bir kanal ağı boyunca uzanmaktadır.
    Kinderdijk yürüyerek, bisikletle ya da tekneyle keşfedilebilir; değirmenlerin birkaçı, içeri girip çalışma mantığını öğrenebileceğiniz ziyaretçilere açıktır. Belirli yaz cumartesilerinde, on dokuz değirmenin tamamı aynı anda harekete geçirilmekte ve görkemli bir manzara ortaya çıkmaktadır. Kinderdijk, Rotterdam’dan otobüs veya su taksisiyle kolayca ulaşılabilir.
    Kinderdijk’ın ötesinde, Amsterdam yakınındaki Zaanse Schans açık hava müzesi, tarihi ahşap evlerin, bir tahta ayakkabı fabrikasının, bir peynir çiftliğinin ve geleneksel zanaatkarların eşliğinde çalışan yel değirmenlerini deneyimlemek için başka bir fırsat sunmaktadır.

    Lale Tarlaları ve Keukenhof
    Hollanda, dünyanın önde gelen lale üreticisidir; ilkbaharda — kabaca Mart sonundan Mayıs ortasına kadar — Leiden ile Haarlem arasındaki Bollenstreek olarak bilinen bölgenin soğan tarlaları, nefes kesici bir renk şölenine büründürür. Kırmızı, sarı, pembe, mor ve beyaz lale şeritleri, yel değirmenleri ve çiftlik evleriyle bölünmüş olarak ufka dek uzanır.
    Lale severler için en iyi tek cazibe merkezi, her ilkbaharda yalnızca sekiz haftalığına kapılarını açan ve dünyanın en çok ziyaret edilen bahçelerinden biri olan Lisse yakınındaki Keukenhof bahçesidir. 32 hektara yayılan Keukenhof, laleler, sümbüller, nergisler ve zambaklardan oluşan yedi milyonun üzerinde çiçek açan soğanı tematik bahçelerde sergiler. Deneyim gerçekten olağanüstüdür; hafta içi açılış saatinde ziyaret etmek en yoğun kalabalıktan kaçınmaya yardımcı olur.
    Açık tarlalarda en etkileyici deneyimi yaşamak için güneşli bir ilkbahar sabahı Bollenstreek boyunca bisiklet sürmek, Avrupa’da herhangi bir gezgine sunulan büyük keyiflerden biridir.

    Haarlem
    Haarlem, Amsterdam’ın yakın komşusudur — trenle yalnızca on beş dakika uzaklıkta — ama bambaşka bir dünya gibi hissettirebilmektedir. Ortaçağ kiliseleri, parke taşlı sokakları ve antika dükkanlarıyla şık ve tarihi bir şehir olan Haarlem, Amsterdam’dan muhteşem bir günlük gezi ya da bölgeyi keşfetmek için alternatif bir konaklama yeri sunan rahat ve telaşsız bir atmosfere sahiptir.
    Frans Hals Müzesi, 17. yüzyıl Hollanda ustası Frans Hals’ın son yıllarını geçirdiği yardımseverlik kurumunda sergilenen muhteşem bir tablo koleksiyonuna ev sahipliği yapmaktadır. Haarlem’in merkezi pazar meydanına hakim olan büyük Gotik katedral Grote Kerk, Avrupa’nın en güzel orgellerinden birine sahiptir; hem Handel hem de genç Mozart burada çalmıştır.

    Maastricht
    Hollanda’nın uzak güneyinde, ülkenin Belçika ile Almanya arasında ince bir şeride daraldığı yerde Maastricht uzanır — ülkedeki en belirgin biçimde Hollandalı olmayan şehir olarak tanımlanabilir. Burgonya kültürü, iyi yemek ve şaraba olan sevgisi, Romanesk kiliseleri ve sıcak, Güney Avrupa atmosferiyle Maastricht, kuzeyin sade Kalvinist estetiğini bekleyen ziyaretçileri çoğunlukla şaşırtır.
    Şehrin tarihi merkezi Roma kalıntıları, ortaçağ tahkimatları ve şık 18. yüzyıl konaklarıyla olağanüstü biçimde korunmuştur; tümü yürüme mesafesindedir. Bonnefanten Müzesi, İtalyan mimar Aldo Rossi tarafından tasarlanan göz alıcı bir binada konumlanan harika bir sanat ve arkeoloji müzesidir. Dünyanın en güzel kitabevi olarak nitelendirilen Gotik bir kiliseden dönüştürülmüş Boekhandel Dominicanen ise tek başına Maastricht’e yapılan seyahate değer.
    Şehrin yemek kültürü istisnaidir. Merkezi pazar meydanı Vrijthof, yerel halkın ve ziyaretçilerin uzun öğle yemeklerinde ve sakin akşam yemeklerinde saatler geçirdiği teraslarla çevrilidir. Maastricht’in bulunduğu eyalet Limburg, vlaai (meyve dolgulu hamur işi) ve Belçika ile Alman etkisi taşıyan çeşitli yemekler dahil kendine özgü mutfak uzmanlıklarına sahiptir.

    Hollanda Yemek ve İçecek Kültürü
    Hollanda mutfağı haksız biçimde çoğunlukla küçümsenir; ancak Hollanda’ya yapılan bir ziyaret, mütevazı itibarından çok daha zengin ve çeşitli bir yemek kültürünü gözler önüne serer.
    Geleneksel Hollanda yemeklerinin başında stamppot gelir — genellikle füme sosis eşliğinde servis edilen lahana, lahana turşusu veya hindiba gibi sebzelerle karıştırılmış ısıtıcı bir patates püresi. Erwtensoep, geleneksel olarak kışın tüketilen, füme sosis ve kök sebzeli yoğun ve doyurucu bir bezelye çorbasıdır. Bitterballen ise hardalla servis edilen derin yağda kızartılmış etli kroket olup Hollanda barlarında her yerde bulunur ve neredeyse herkes tarafından sevilir.

    Sokak yemeği özellikle güçlü bir gelenektir. Taze çiğ ringa balığı — haring — doğranmış soğan ve turşuyla yenir; ülke genelindeki balık tezgahlarında bulunabilen bu lezzet bir Hollanda kurumuna dönüşmüştür. Poffertjes — tereyağı ve pudra şekeriyle servis edilen küçük kabarık gözlemeler — bir diğer sokak lezzetidir. Hollanda kızarmış patates — patat — kalın, çıtır ve mayonez, yer fıstığı sosu ve çiğ soğanın birleşiminden oluşan sevilen patatje oorlog dahil çeşitli soslarla servis edilir.

    Hollanda, Heineken, Amstel ve Grolsch gibi dünyaca ünlü bira markalarına ev sahipliği yapar; ancak yerel el yapımı bira sahnesi son yıllarda büyük bir gelişme kaydederek ülke genelinde düzinelerce mükemmel mikro bira fabrikasının faaliyet göstermesini sağlamıştır. Hollanda gini — jenever — ülkenin içki kültürünün önemli bir parçasıdır ve en iyi biçimde geleneksel bir proeflokaal’da (tadım evi) tadılır; Amsterdam’ın birkaç tarihi örneği mevcuttur.
    Endonezya mutfağı, Hollanda ile Endonezya arasındaki sömürge ilişkisinin mirası olarak Hollanda yemek kültüründe özel bir yere sahiptir. Hollanda şehirleri, Endonezya dışında dünyanın en iyi Endonezya restoranlarına sahiptir. Rijsttafel — tam anlamıyla “pirinç masası” — merkezi bir kase pirinç etrafında servis edilen düzinelerce küçük yemekten oluşan bir Hollanda-Endonezya kurumudur.

    Pratik Bilgiler
    Hollanda’da Euro kullanılmaktadır. ATM’ler her yerde mevcuttur ve kart ödemeleri hemen her yerde kabul edilmektedir. İngilizce, ülke genelinde son derece yüksek bir düzeyde konuşulmaktadır — Hollandalılar dünyanın en yetkin anadili olmayan İngilizce konuşanları arasında yer almaktadır; bu nedenle dil ziyaretçiler için nadiren bir engel teşkil eder.
    İklim ılıman ve değişkenliğiyle ünlüdür. Yağmur yılın herhangi bir zamanında mümkündür; bu nedenle su geçirmez bir katman giysi hazırlamak her zaman tavsiye edilir. İlkbahar (Nisan-Mayıs) genel olarak ziyaret için en iyi zaman olarak kabul edilir; ılıman sıcaklıklar ve görkemli lale sezonu eşliğinde. Yaz (Haziran-Ağustos) sıcak ve yoğundur, uzun gündüz saatleriyle. Sonbahar güzel yaprak dökümü manzarası sunar; soğuk ve kasvetli olsa da kışın, özellikle Noel pazarlarının kurulduğu dönemde, kendine has bir cazibesi vardır.
    Hollanda, turistler için dünyanın en güvenli ülkeleri arasındadır. Özellikle Amsterdam’ın kalabalık bölgelerinde bisiklet hırsızlığı ve yankesicilik gibi ufak suçlar mevcuttur; ancak şiddet suçları nadirdir. Ülke genelindeki çeşme suyu içmek için güvenlidir ve mükemmel kalitededir.
    Bahşiş Hollanda’da zorunlu değildir, ancak takdirle karşılanır. En yakın euroya yuvarlama ya da restoranlarda yüzde beş ila on arasında bahşiş bırakmak cömert ve uygun kabul edilir.

    Sonuç
    Hollanda, küçük bir alana sığdırılmış olağanüstü zenginliklere sahip bir ülkedir. Amsterdam’ın dünya standartlarındaki sanatına, Rotterdam’ın mimari cesaretine, Delft’in masal güzelliğine, ilkbahar lale tarlalarının patlayan renklerine ya da sessiz bir kanal yolu boyunca bisiklet sürmenin sade zevkine ilgi duyuyor olun, Hollanda her türden gezgine karşılık verir. Bu ülke, büyüklüğüyle orantısız biçimde dünyayı şekillendirmiş ve onu ziyaret etmek, her taş kaldırımda, her kanalda ve titizlikle bakılan her lalede canlı ve dinamik olan bu olağanüstü tarihi yüz yüze yaşamak demektir.

  • Portekiz: Kadim tarihin Atlantik esintileriyle buluştuğu yer

    Portekiz: Kadim tarihin Atlantik esintileriyle buluştuğu yer

    Avrupa’nın güneybatı köşesine sıkıştırılmış olan Portekiz, onu arayanları ödüllendiren bir ülkedir. Mum ışığındaki tavernalardan yükselen fado müziği, sarp kıyılar boyunca uzanan altın kumlu plajlar, tepeleri taçlandıran ortaçağ kaleleri ve sıcak, samimi yerli halk tarafından cömertçe sunulan dünyanın en iyi şaraplarından bazıları bu ülkenin simgesidir. Bir zamanlar geniş küresel bir imparatorluğun merkezi olan Portekiz, tarihini hafifçe taşır — zarafet, nostalji ve Portekizlilerin saudade olarak adlandırdığı karşı konulamaz bir büyüyle: hem var olan hem de çoktan yitirilmiş güzelliğe duyulan tatlı-acı bir özlem.

    İster tarih sevdalısı, ister plaj meraklısı, ister yemek tutkunu, ister sörfçü ya da şehir gezgini olun, Portekiz’in tam size göre bir köşesi vardır.

    Lizbon: Stilin Başkenti

    Şehri Tanımak

    Lizbon, geniş Tejo Nehri’ne bakan yedi tepe üzerine kurulmuş Avrupa’nın en eski ve en büyüleyici başkentlerinden biridir. Dramatik seyir noktalarıyla (miradouros), gürültülü nostaljik tramvaylarıyla, renkli azulejo çini cepheleriyle ve her yerde hissedilen ızgara sardalye ile taze pastéis de nata (muhallebili tart) kokusuyla dolu bir şehirdir.

    Mutlaka Görülmesi Gereken Yerler

    Alfama Semti — Lizbon’un en eski mahallesi olan Alfama, nehre doğru sarp biçimde inen dar ve dolambaçlı sokakların oluşturduğu bir labirenttir. Burası fado müziğinin doğduğu ve hayatın büyüleyici derecede aceleye getirilmeden aktığı Lizbon’un ruhudur. Gün batımında şehrin panoramik manzarası için Miradouro da Graça‘yı kaçırmayın.

    Castelo de São Jorge — Şehrin tepesine konumlanmış bu Mağribi kale, Lizbon’un çatılarının, Tejo’nun ve açık havalarda uzaktaki Setúbal tepelerinin panoramik manzarasını sunar. Kalenin geniş alanı, sakin bir öğleden sonra yürüyüşü için mükemmeldir.

    Belém Kulesi ve Jerónimos Manastırı — Bu iki UNESCO Dünya Mirası, Portekiz’in Keşifler Çağı’nın tanıklarıdır. Manuelin tarzında inşa edilen Jerónimos Manastırı, Gotik mimari ile denizcilik motifleri — bal rengi kireçtaşına oyulmuş halatlar, mercanlar ve armillar küreler — arasındaki nefes kesici bir buluşmadır.

    LX Factory — Artık bağımsız butikler, restoranlar, kitabevleri ve sanat stüdyolarına ev sahipliği yapan 19. yüzyıldan kalma yeniden işlevlendirilmiş bir sanayi kompleksi. Popüler hafta sonu pazarı için Pazar günü gelin.

    Time Out Market — Lizbon’un en iyi şeflerini bir araya getiren güzel bir çatı altındaki yemek salonu. Petiscos (Portekiz tapası), taze deniz ürünleri ve ginjinha (ekşi kiraz likörü) tatmak için mükemmeldir.

    Lizbon’da Nerede Kalınır

    • Lüks: Bairro Alto Hotel, Bettina & Niccolò Corallo
    • Orta Sınıf: The Independente, Dear Lisbon
    • Ekonomik: Lisbon Lounge Hostel, Yes! Lisbon Hostel

    Porto: Kuzey’in Ruhu

    Şarap ve Harika Üzerine Kurulu Bir Şehir

    Portekiz’in ikinci şehri, renkli ribeira (nehir kenarı) evleri dik yamaçlara düğün pastası gibi istiflenmiş halde Douro Nehri vadisi boyunca dramatik biçimde uzanır. Porto, Lizbon’dan daha sert, daha kasvetli ve tartışmasız daha özgündür — ayrıca dünyanın en sevilen güçlendirilmiş şaraplarından birine adını vermiştir.

    Mutlaka Görülmesi Gereken Yerler

    Livraria Lello — Çoğunlukla dünyanın en güzel kitabevlerinden biri olarak gösterilen bu 1906 tarihli Neogotik yapı, süpürülen kırmızı merdivenli haliyle J.K. Rowling’i Porto’da yaşadığı dönemde ilham verdiği söylenir. Zaman dilimli girişi önceden ayırın.

    São Bento Tren İstasyonu — İşlevsel bir başyapıt: istasyonun giriş holü, Portekiz tarihinden sahneleri betimleyen 20.000’i aşkın azulejo çinisiyle kaplıdır. Şehre nefes kesen bir hoş geldin.

    Vila Nova de Gaia — Ünlü Porto şarap mahzenlerinin bulunduğu bu nehir kenarı semtine ulaşmak için ikonik Dom Luís I Köprüsü’nü geçin. Taylor’s, Graham’s ve Sandeman’ın tamamı mükemmel mahzen turları ve tatmalar sunar.

    Foz do Douro — Taze deniz ürünleri, okyanus esintileri ve Porto’nun daha sakin ve yerleşim amaçlı yüzü için nehri Atlantik’le buluştuğu noktaya kadar takip edin.

    Clérigos Kulesi — Porto’nun çatılarının ve Douro’nun en iyi panoramik manzarası için bu 18. yüzyıl Barok kulesinin 225 basamağını tırmanın.

    Porto’dan Günübirlik Geziler

    • Braga — Portekiz’in dini başkenti, muhteşem Bom Jesus do Monte tapınağının yurdu
    • Guimarães — Portekiz’in doğduğu yer, olağanüstü biçimde korunmuş ortaçağ eski şehriyle (UNESCO Dünya Mirası)
    • Amarante — Mükemmel yerel hamur işleri ve şarabıyla sevimli bir nehir kenarı kasabası

    Algarve: Portekiz’in Efsanevi Kıyı Şeridi

    Güneş, Kayalıklar ve Altın Kum

    Güney Portekiz’deki Algarve, Avrupa’nın önde gelen plaj destinasyonlarından biridir ve bunun iyi bir nedeni vardır. 150 kilometrelik kıyı şeridi, dramatik okr renkli deniz kulelerini, gizli mağaraları, geniş kumlu plajları ve Avrupa kıtasının en sıcak sularından bazılarını barındırır.

    En İyi Plajlar

    Praia da Marinha (Lagoa) — Tutarlı biçimde Avrupa’nın en güzel plajları arasında gösterilir. Kısa bir kayalık yürüyüşüyle ulaşılan plaj, olağanüstü kaya oluşumları ve kristal berraklığında turkuaz suyla çevrilidir.

    Praia de Benagil — Yalnızca tekne, kano veya güçlü bir yüzüşle ulaşılabilen çarpıcı Benagil Deniz Mağarası ile ünlüdür. Gökyüzüne açık kubbeli mağara tavanı, altında mükemmel özel bir plajı çerçeveler.

    Meia Praia (Lagos) — 4 kilometreyi aşan uzun ve geniş bir kum yayı — aileler ve alan tercih edenler için harikadır.

    Ilha de Tavira — Feribotla ulaşılabilen, doğu Algarve’deki bu bariyer adası, vahşi ve gelişmemiş bir his ile çocuklar için ideal sakin lagün sularına sahiptir.

    Keşfedilmeye Değer Algarve Kasabaları

    Lagos — Güzelce korunmuş eski merkezi, mükemmel gece hayatı ve batı Algarve’nin dramatik plajlarına kolay erişimiyle canlı, tarihi bir kasaba.

    Tavira — Mağribi kökleri, Roma köprüsü ve rahat kafe kültürüyle doğu Algarve’de daha sakin ve rafine bir kasaba. Bölgenin gizli mücevherlerinden biri.

    Silves — Kıyıdan iç kesimlerde yer alan Silves, bir zamanlar Algarve’nin Mağribi başkentiydi. Çarpıcı kırmızı kumtaşından yapılmış kalesi, güney Portekiz’in en iyi korunmuş kalesidir.

    Sagres ve Cape St. Vincent — Avrupa’nın güneybatı ucunun dramatik noktası; çarpan Atlantik dalgalarının 60 metrelik dik kayalıklarla buluştuğu yer. Burada durduğunuzda, bilinen dünyanın kıyısında olduğunuzu gerçekten hissedersiniz.

    Douro Vadisi: Şarap Ülkesinin Mükemmelliği

    Dünyanın En Büyük Şarap Bölgelerinden Biri

    Porto’nun doğusundan iki saatlik bir sürüş sizi Douro Vadisi’ne götürür — Douro Nehri üzerindeki dik şist yamaçlara oyulmuş teraslı bağlardan oluşan UNESCO Dünya Mirası manzarası. Porto şarabının 300 yılı aşkın süredir üretildiği bu yer, yeryüzünün en görkemli şarap bölgelerinden biri olmaya devam etmektedir.

    Yapılacak Şeyler

    • Vadinin kalbinden geçen manzaralı nehir yolculuğu için Pinhão veya Régua’dan başlayın
    • Şarap tatmaları ve bağ turları için Quinta do Crasto veya Quinta do Vallado‘yu ziyaret edin
    • Nehir boyunca uzanan kıvrımlı N222 yolunda (dünyanın en güzel sürüş güzergâhlarından biri olarak anılan) araç sürün
    • Asma çubuklarının arasında lüks konaklama sunan birçok quinta (mülk)te kalarak tam anlamıyla daldırıcı bir deneyim yaşayın

    Ziyaret İçin En İyi Zaman

    Eylül–Ekim’deki üzüm hasadı, yamaçların kırmızı ve altın renge büründüğü ve yerel toplulukların şenlikle canlandığı en muhteşem ziyaret zamanıdır. Ancak vadi her mevsim güzeldir.

    Sintra: Masalsı Bir Kaçış

    Lizbon’dan trenle yalnızca 40 dakika uzaklıktaki Sintra, Romantik bir tabloya adım atmak gibi hissettirr. Sis bulutlarına bürünmüş saraylar, yemyeşil ormanlık tepeler ve abartılı 19. yüzyıl köşkleri, Lord Byron’ı büyüleyen ve onun “belki Avrupa’nın en hoş yeri” diye nitelendirdiği UNESCO koruması altındaki kültürel peyzajda bir araya gelir.

    Kaçırılmaması Gerekenler

    Pena Sarayı — Ormanlık bir kayanın tepesine konumlandırılmış bu renk cümbüşü, Mağribi, Gotik, Rönesans ve Manuelin mimari stillerini canlı, masalsı bir bütünde birleştirir. Kalabalıktan kaçınmak için erken gelin.

    Quinta da Regaleira — Sintra’nın en gizemli mülkü; Masonik sembolizmle, yeraltı tünelleriyle, gizli kuyularla ve olağanüstü bir bahçeyle doludur. En az iki saat ayırın.

    Mağribi Kalesi — Saraylardan daha eski olan bu kadim surlar, Atlantik’e doğru muhteşem manzaralar sunan ormanlık bir sırt boyunca kıvrılır.

    Cabo da Roca — Sintra’dan 30 dakikalık sürüşle ulaşılan Avrupa kıtasının en batı noktası. Sade, rüzgârlı ve kesinlikle unutulmaz.

    Azor Adaları: Portekiz’in Uzak Atlantik Cenneti

    Eşsiz Bir Takımada

    Orta Atlantik’ten yükselen dokuz volkanik ada olan Azor Adaları, Avrupa’da — hatta dünyada — hiçbir yere benzememektedir. Krater gölleri, sıcak su kaynakları, balina gözlemi, yemyeşil ortancalarla kaplı yollar ve dramatik deniz manzaralarını düşünün. Adalar giderek daha popüler hale gelmektedir, ancak hâlâ gerçek anlamda kalabalıktan uzak bir his vermektedir.

    São Miguel — Yeşil Ada

    En büyük ve en çok ziyaret edilen ada olan São Miguel’de şunlar bulunur:

    • Sete Cidades — Biri mavi, biri yeşil iki gölden oluşan çarpıcı ikiz caldera
    • Furnas — Köpüren çamur havuzlarıyla dolu jeotерmal bir vadi ve volkanik ısıyla yeraltında pişirilen ünlü cozido das Furnas (güveç)
    • Terra Nostra Park — Dinlenmek için mükemmel sıcak, demir açısından zengin termal havuzlu bir botanik bahçe

    Keşfedilecek Diğer Adalar

    • Flores — En uzak ve tartışmasız en güzel ada; şelale manzaraları ve canlı mavi ortancalarıyla
    • Faial — Sonsuz ortancaları nedeniyle “Mavi Ada” olarak bilinen bir yelkencilik merkezi
    • Pico — Portekiz’in en yüksek dağının hâkim olduğu, olağanüstü balina gözlemi ve eşsiz volkanik bağlarıyla bilinen ada (UNESCO listesinde)

    Madeira: Ebedi Bahar Adası

    Afrika kıyıları açıklarında Atlantik’te yer alan volkanik bir ada olan Madeira, 18. yüzyıldan bu yana tatil beldesi haline gelen yıl boyunca ılıman bir iklime sahiptir. Adaşı şarabıyla, levada (sulama kanalı) yürüyüş yollarıyla ve dramatik dağ manzaralarıyla ünlü olan Madeira, yavaş seyahati ve açık hava macerasını eşit ölçüde ödüllendirir.

    Kaçırmayın: Monte’deki sepet kızak yolculuğunu, Cabo Girão yürüyüş köprüsünü (Avrupa’nın en yüksek deniz falezi) ve Funchal’daki Mercado dos Lavradores’in pazarlarını.

    Portekiz Yemek ve İçecekleri: Bir Mutfak Yolculuğu

    Temel Tatlar

    Bacalhau (Tuzlu Morina) — Portekizlilerin bacalhau’yu pişirmenin bir yıldaki her güne karşılık gelen 365 yolu olduğuna dair bir sözleri vardır. Kremle fırınlanmış (bacalhau com natas), ızgarada pişirilmiş (bacalhau à lagareiro) ya da köfte olarak (bolinhos de bacalhau) sunulsun, bu balık Portekiz mutfağının temel taşıdır.

    Petiscos — Portekiz’in tapas versiyonu. Chouriço (sucuk), pica-pau (marine edilmiş domuz eti), amêijoas à bulhão pato (sarımsaklı beyaz şaraplı deniz tarağı) ve rissóis (kremalı karides böreği) tabakları bekleyin.

    Pastel de Nata — Tarçın ve pudra şekeri serpilmiş gevrek, kremalı muhallebili tart. Fırından sıcak çıkmış haliyle, tercihen Lizbon’daki orijinal Pastéis de Belém fırınında yenildiğinde en lezzetli halidir.

    Francesinha — Porto’nun efsanevi sandviçi: baharatlı bira ve domates sosuna gömülmüş kürlenmiş et ve erimiş peynir katmanları. Doyurucu, şımartıcı ve kesinlikle kaçırılmaması gereken bir lezzet.

    Deniz Ürünleri — Izgara levrek, percebes (paça), amêijoas, ahtapot pilavı ve elbette Haziran festivalleri sırasında servis edilen sevilen ızgara sardalyeler.

    Şaraplar ve İçecekler

    • Vinho Verde — Minho bölgesinden hafif, hafif köpüklü beyaz şarap. Ferahlatıcı ve düşük alkollü.
    • Porto Şarabı — Ruby ve Tawny’den eskitilmiş White ve nadir Vintage’a uzanan dünyaca ünlü güçlendirilmiş şarap.
    • Alentejo Kırmızıları — Portekiz’in geniş iç ovalarından gelen tam gövdeli, güneş dolu kırmızı şaraplar.
    • Ginjinha — Lizbon’un Rossio Meydanı’nda küçük çikolata kaplarda servis edilen tatlı ekşi kiraz likörü.
    • Medronho — Algarve’nin özel ürünü olan ve kocayemiş meyvelerinden damıtılan güçlü bir içki.

    Pratik Seyahat Bilgileri

    Ziyaret İçin En İyi Zaman

    MevsimNe Beklenir
    İlkbahar (Mar–May)Ilıman sıcaklıklar, yabani çiçekler, daha az kalabalık. Gezme ve yürüyüş için ideal.
    Yaz (Haz–Ağu)Özellikle güneyde sıcak ve güneşli. Zirve turizm sezonu — erken rezervasyon yapın.
    Sonbahar (Eyl–Eki)Sıcak, altın ışık, Douro’da hasat sezonu. Mükemmel değer ve daha az kalabalık.
    Kış (Kas–Şub)Kuzeyde serin ve yağmurlu; Algarve’de ılıman. Bütçe gezginleri için harika.

    Dolaşım

    • Trenler: CP (Comboios de Portugal) büyük şehirleri verimli biçimde bağlar. Lizbon–Porto güzergâhı Alfa Pendular ile yaklaşık 3 saat sürer.
    • Otobüsler: Rede Expressos, demiryoluyla bağlanmayan kasabaları birbirine bağlar. Rahat ve uygun fiyatlı.
    • Kiralık Araç: Kırsal alanları, Douro Vadisi’ni ve batı Algarve’yi keşfetmek için olmazsa olmaz. Yollar genellikle mükemmeldir.
    • Metro: Lizbon ve Porto’nun ikisinde de modern ve kullanımı kolay metro sistemleri bulunur.
    • Tuk-tuk ve Tramvaylar: Lizbon’da kısa mesafeler için eğlenceli; ancak 28 numaralı tramvay turistlerle dolup taştığıyla meşhurdur.

    Yararlı İpuçları

    • Dil: Portekizce resmi dildir; ancak şehirlerde ve turistik bölgelerde İngilizce yaygın biçimde konuşulmaktadır.
    • Para Birimi: Euro (€)
    • Bahşiş: Zorunlu değil; ancak hesabı yuvarlamak veya %10 bırakmak takdirle karşılanır.
    • Güvenlik: Portekiz, Avrupa’nın en güvenli ülkeleri arasında tutarlı biçimde yer alır (Küresel Barış Endeksi).
    • Fiş tipi: F tipi (Avrupa standardı, iki yuvarlak pim)
    • Acil numara: 112

    Gizli Mücevherler: Kalabalık Rotaların Dışında

    Monsanto — Beira Baixa’da granit kayaların o kadar büyük olduğu ve evlerin bu kayaların arasına ve altına inşa edildiği tahkimatlı bir köy. Tamamen gerçeküstü.

    Évora — Alentejo bölgesinin başkenti; 1. yüzyıldan kalma bir tapınak, ortaçağ katedrali ve ürkütücü Kemikler Şapeli ile mükemmel biçimde korunmuş surlarla çevrili Roma şehri.

    Óbidos — Öylesine iyi korunmuş küçük surlu bir ortaçağ kasabası ki film seti gibi görünür. Yıllık Ortaçağ Pazarı için Temmuz’da ziyaret edin.

    Comporta — Lizbon’un güneyinde, pirinç tarlalarıyla çerçevelenmiş geniş ve kalabalıksız Atlantik plajları arayanların ve tasarım tutkunlarının tercih ettiği şık ama bozulmamış bir kıyı köyü.

    Miranda do Douro — İspanya sınırında yer alan bu ücra kasaba, kendi lehçesine (Mirandese), dramatik boğaz manzaralarına ve neredeyse sıfır turiste sahiptir.

    Son Düşünceler: Portekiz’in Ruhu

    Portekiz’i Avrupalı komşularından ayıran şey yalnızca manzarası ya da mutfağı değil, daha az somut bir şeydir — temposundaki yumuşaklık, tarihinin derinliği, insanlarının sıcaklığı. Portekizce saudade kavramı — o güzel, melankolik özlem — peyzajın kendisine işlenmiş gibi görünür; gün batımında Lizbon’un kiremit çatılarına düşen ışığın biçiminde, bir fado şarkısının minör tonalitesinde, bir zamanlar kaşifleri bilinmeyene fırlatan bir kıtanın kenarındaki balıkçı teknelerinin görüntüsünde.

    Portekiz bağırmaz. Buna ihtiyacı yoktur. Sizi içine davet eder, harika bir şeyler içeren bir kadeh uzatır ve kendiniz keşfetmenize izin verir.

    Gidin. Pişman olmayacaksınız.

  • Fiji – Güney Pasifik’in En Büyüleyici Takımadası

    Fiji – Güney Pasifik’in En Büyüleyici Takımadası

    Bir an gelir, genellikle Fiji sahilinde geçirilen üçüncü saatin civarında, omuzlarının sonunda düştüğünü hissedersin. Yapılacaklar listesinin sessiz uğultusu durur. Tüm gürültüsü ve aciliyetiyle dünya, basitçe kaybolur.
    Bu an, Fiji’nin sırrıdır ve her yıl yaklaşık 900.000 ziyaretçi bu sırrı keşfeder. Ama Fiji bir kartpostaldan çok daha fazlasıdır. Yaşayan, nefes alan bir uygarlıktır — 330 volkanik kökenli ada, bunların 110’u yerleşik, her biri mercan resifleri, yağmur ormanları, dağ köyleri ve o kadar sıcak bir kültürden oluşan kendine özgü bir dünya: bula.
    Bu kısa bir gezi planı değil. Pasifik’in en olağanüstü yerlerinden birini gerçekten anlamak, takdir etmek ve içtenlikle sevmek için ihtiyacınız olan her şey bu.

    Toprak — Ateş ve Denizden Doğan Bir Takımada
    Fiji, Yeni Zelanda’nın yaklaşık 3.000 kilometre kuzeydoğusunda ve Auckland’ın 2.000 kilometre kuzeyinde, Güney Pasifik’in kalbinde yer alır. Adaları, milyonlarca yıl içinde okyanus tabanından yükselen antik volkanik aktivitenin kalıntılarıdır; şimdi tropikal ormanlarla örtülü ve gezegenin en biyoçeşitli mercan resifi sistemlerinden bazılarıyla çevrilidir.
    İki ana ada — Viti Levu ve Vanua Levu — ülkenin arazi ve nüfusunun büyük bölümünü oluşturur. Viti Levu, başkent Suva’ya ev sahipliği yapar; Suva, sömürge mimarisi ve hareketli belediye pazarları olan şaşırtıcı derecede kozmopolit bir şehirdir. Aynı zamanda uluslararası gelişler için ana kapı olan Nadi de burada yer alır. Viti Levu’nun iç kısımları dramatik yaylalara, şeker kamışı ovalarına ve kutsal Nausori Yaylalarına yükselir — Fiji’nin ünlü olduğu plajlardan bambaşka bir dünya.
    İkinci ada Vanua Levu daha vahşi, daha sarp ve çok daha az ziyaret edilmektedir. Burada Koro Denizi mangrovslarla kaplı kıyıları yalar ve Savusavu kasabası, Pasifik’in en şirin liman kasabalarından biri olarak sessizce ün kazanmıştır.

    “Viti Levu’nun kuzeybatısında inci gibi dizilmiş Mamanuca ve Yasawa ada zincirleri — çoğu insanın Fiji’yi hayal ettiğinde aklına gelenlerdir: kesintisiz beyaz kum, dövülmüş turkuaz renginde su ve yalnızca dalgalarla kesilen bir sessizlik.”

    Sonra dış ada grupları vardır — doğuda Lau Grubu, güneyde uzak Kadavu Adası ve merkezde Lomaiviti Grubu. Bunlar, daha ileri gitmek, daha uzun kalmak ve çok az gezginin göreceği şeyleri görmek isteyenler için Fiji’dir.
    Ada Grupları
    01 — Mamanuca Adaları: Nadi’den kısa bir tekne yolculuğuyla ulaşılabilen en erişilebilir ada grubu. Kristal berraklığında lagünler, sörf dalgaları ve bütçe dostu olandan ultra lükse uzanan bir dizi tatil köyü.
    02 — Yasawa Adaları: Pasifik’teki en dramatik manzaralardan bazılarına sahip 90 km uzunluğunda volkanik ada zinciri. Uzak, ham ve can sıkıcı derecede güzel. Daha az kalabalık, daha derin büyü.
    03 — Kadavu Adası: Dünyanın dördüncü büyük bariyer resifi olan Great Astrolabe Resifi’ne ev sahipliği yapar. Büyük ölçüde el değmemiş ve manta vataları ile dolu bir dalgıç cenneti.
    04 — Lau Grubu: Güçlü Tonga kültürel etkisi taşıyan, doğu sularına yayılmış 100’den fazla ada. Çok az turist buraya kadar gelir — ki bu tam olarak meseledir.

    İnsanlar — Aidiyet Üzerine Kurulu Bir Kültür
    Fiji’yi anlamak, önce insanlarını anlamak demektir. Yaklaşık 930.000 kişilik Fiji nüfusu, dünyanın etnik açıdan en çeşitli küçük uluslarından biridir: iTaukei (yerli Fijililer) nüfusun yaklaşık %57’sini oluşturur, 19. yüzyılda İngilizler tarafından getirilen sözleşmeli işçilerin torunları olan Hintli Fijililer yaklaşık %37’yi oluşturur; geri kalanlar ise Rotumalıları, Çin asıllı Fijiilileri ve Avrupalı torunlarını kapsar.
    Bu çeşitlilik her zaman sorunsuz olmamıştır. Fiji’nin bağımsızlık sonrası tarihi dört darbe ve özellikle iTaukei ve Hintli Fiji toplulukları arasında önemli etnik gerilimi kapsar. Ancak bugün ülkenin resmi kimliği — fijian — tüm vatandaşlar tarafından paylaşılmakta ve günlük yaşamda topluluklar arasındaki sıcaklık pazarlarda, sınıflarda ve milletin mutfaklarında hissedilmektedir.
    Kava Töreni
    Fiji kültürüyle hiçbir karşılaşma, sevusevu — kava töreni — olmadan tamamlanamaz. Yerli halk tarafından yaqona olarak bilinen kava, biber bitkisinin öğütülmüş kökünden yapılan hafifçe sakinleştirici bir içecektir. Kava paylaşmak yalnızca bir gelenek değil — güven ve aidiyet ritüelidir. Bir köyü ziyaret ederseniz (ki kesinlikle etmelisiniz), hediye olarak bir demet kuru kava kökü getirmeniz beklenir. Bağdaş kurarak oturacak, bir kez alkışlayacak, “bula” diyecek, kâseyi iki elinizle alacak, bir yudumda içecek ve üç kez alkışlayacaksınız. Ve işte, kabul edildiniz.

    Köyler
    iTaukei Fijililerin yaklaşık %52’si hâlâ Tui adı verilen bir şef sistemi tarafından yönetilen geleneksel köylerde yaşamaktadır. Köy yaşamı toplulukçu, cömert ve toprağa derinden bağlıdır. Evler bir arada kümelenmiştir, yemek ateşleri paylaşılır ve grubun refahı bireyin önüne geçer. Uygun protokolle ve genellikle bir rehber eşliğinde bir köyü ziyaret etmek, Fiji’nin sunduğu en alçakgönüllü ve neşeli deneyimlerden biridir.
    Birçok köyde meke ile karşılaşırsınız — savaş, aşk ve doğal dünyadan hikâyeler anlatan geleneksel şarkı ve dans. Kadınların yelpaze dansları büyüleyicidir; erkeklerin savaş dansları (cibi) heyecan vericidir. Bunlar turist gösterileri değildir. Yaşayan kültürdür.

    Okyanus — Dünyanın Yumuşak Mercan Başkenti
    Fiji, dünyanın yumuşak mercan başkenti olarak adlandırılmıştır ve sularında dalan olanlar buna itiraz etmez. Buradaki resifler olağanüstüdür — fotoğrafların yakalayamadığı bir şekilde renklerle canlıdır. Her renkten yumuşak mercanlar — eflatun, altın, mor, mandalina — akıntıda sallanır, olağanüstü çeşitlilikte bir sualtı şehrine ev sahipliği yapar.
    Kadavu açıklarındaki Great Astrolabe Resifi dünyanın en etkileyicilerinden biridir. Taveuni ile Vanua Levu arasındaki Somosomo Boğazı — Rainbow Reef olarak bilinir — yumuşak mercanların tamamen beyaza döndüğü ve dünya dışı bir gösteri yarattığı Beyaz Duvar dalış noktasıyla ünlüdür. Viti Levu yakınlarındaki Beqa Lagünü, boğa köpekbalıklarının ve kaplan köpekbalıklarının kontrollü ve dikkat çekici bir şekilde yüzeyin altında döndüğü dünyanın en ünlü köpekbalığı dalışlarından birine ev sahipliği yapar.
    Yüzeyin üzerinde, Fiji’nin doğası eşit derecede etkileyicidir. Taveuni Adası — “Bahçe Adası” — yılda 7.000 mm’nin üzerinde yağış alan yoğun bir tropikal ormanla kaplıdır. Bouma Ulusal Miras Parkı adanın %80’ini kapsar ve şelaleleri, dağ yürüyüş yollarını ve parlak turuncu güvercin ve ipekli kuyruk dahil endemik kuş türlerinin nadir bolluğunu barındırır.

    “Yüzeyin altında Fiji bambaşka bir dünyadır — manta vatalarının yavaş hareket eden hava sistemleri gibi mavi suda süzüldüğü ve papağan balıklarının arka planda mercana çıtırtıyla vurduğu bir yer.”

    Yiyecekler — Bir Sevgi Dili Olarak Mutfak
    Fiji mutfağı dünya genelinde ünlü değildir ve bu belki de cazibesinin bir parçasıdır. Dürüst bir yiyecektir — okyanus, toprak ve misafirlerini her zaman önce besleyen bir kültürün cömertliğine kök salmış.
    Yerli Fiji masası lovo merkezlidir — ısıtılmış taşlarla dolu bir toprak fırın üzerine et, balık ve kök sebzelerin muz yapraklarına sarılarak gömüldüğü bir pişirme yöntemi. Sonuç, yeraltında birkaç saat sonra şaşırtıcıdır: hassas, dumanlı, derin aromalı.
    Kokoda, Fiji’nin ceviche’ye verdiği yanıttır — narenciye suyunda marine edilmiş taze çiğ balık, hindistancevizi kreması, biber, taze soğan ve bazen salatalıkla karıştırılır. İnsanların neden yıldan yıla Fiji’ye döndüğünü hemen anlamanızı sağlayan türden bir yemektir.
    Hintli Fiji mutfağı ulusal sofrayı büyük ölçüde zenginleştirmiştir. Roti, köri, dal ve bhaji Viti Levu genelinde yol kenarı tezgâhlarında satılan günlük erzaklardır. Hint etkisi özellikle Suva’nın baharat pazarlarında hissedilir; burada zerdeçal, kimyon ve kişniş, belediye pazarının nemli havasına taşar.

    Pratik Bilgiler
    Ne Zaman Gidilir: Kuru mevsim Mayıs’tan Ekim’e kadar sürer — daha serin, daha düşük nem ve dalış için en iyi görüş. Kasım’dan Nisan’a kadar süren yağmurlu mevsim daha yüksek sıcaklıklar ve daha yeşil manzaralar getirir. Çoğu gezgin için Haziran-Eylül arası en ideal dönemdir.
    Nasıl Gidilir: Nadi Uluslararası Havalimanı, Avustralya, Yeni Zelanda, ABD ve Tokyo ve Seul üzerinden bağlantılarla ana kapıdır. Uçuş süreleri Sidney’den yaklaşık 3 saat, Auckland’dan 3,5 saat ve Los Angeles’tan 10 saattir.
    Ulaşım: Adalar arası seyahat ağırlıklı olarak tekne veya küçük uçaklarla yapılır. Yasawa Flyer — büyük bir katamaran — Nadi’yi Mamanuca ve Yasawa ada zincirleriyle birleştiren efsanevi feribot hattıdır. Viti Levu’da taksiler ve otobüsler ucuz ve yaygın olarak mevcuttur.
    Para Birimi ve Maliyetler: Fiji, Fiji Doları (FJD) ile çalışır. Bütçe gezginleri günde 80–120 FJD ile idare edebilir. Orta düzey seyahat kişi başına günde 250–400 FJD’ye çıkar. Özel ada tatil köyleri gecelik 2.000 USD’nin üzerinde ücret talep eder.

    Kimsenin Söylemediği 8 Şey

    Bir köyü ziyaret ederken her zaman sevusevu (kava demeti) getirin — bu bir protokoldür, isteğe bağlı değildir.
    Köylere girerken mütevazı giyinin. Omuzlar ve dizler örtülü olmalıdır.
    Resif güvenli güneş kremi kullanın — kimyasal kremler Fiji’nin mercanlarına zarar verir.
    Adaların doğu tarafları daha yağışlı; batı tarafları daha kurudur. Güneş garantisi istiyorsanız batıya yerleşin.
    “Fiji zamanı” gerçektir. İşler geç kalır, planlar değişir, otobüsler her zaman gelmez. Buna uyun — direnmek sizi mutsuz eder.
    Musluk suyu başlıca kasabalarda ve tatil köylerinde genellikle güvenlidir, ancak kırsal bölgelerde her zaman değildir.
    Sivrisinekler yaygındır, özellikle yağmurlu mevsimde. İyi bir böcek kovucu ve alacakaranlıkta uzun kollu giysiler şarttır.
    Birkaç Fijice kelime öğrenin — bula (merhaba), vinaka (teşekkür ederim), moce (hoşça kalın). Alacağınız tepki her heceye değer.

    Neden Fiji Seninle Kalır
    Ziyaret ettiğiniz çoğu yerden fotoğraflarla dönersiniz. Fiji ise sizi açıklaması güç bir şeyle eve gönderir. Belki öğleden sonraki ışığın özel kalitesidir, suyun başka hiçbir yerde görmediğiniz bir mavi tonuna büründüğü an. Belki buradaki nezaketin özgünlüğüdür — performatif hissettirmeyen bir sıcaklık, çünkü öyle değildir. Belki de hâlâ damağınızda olan kavadır.
    Fiji kendi payına düşen çalkantıları yaşadı — sömürge sömürüsü, siyasi darbeler, en alçak adalarını tehdit eden deniz seviyesinin yükselmesinin yavaş, amansız tehdidi. Dünyadan uzak bir cennet değildir. Ama tarihini acısız taşır ve yabancılara herhangi bir ölçüte göre dikkat çekici olan bir cömertlikle kapılarını açar.
    Resif, plajlar, olağanüstü dalış için gidin. Köyler, lovo şölenleri, hiçbir yere gitmeyen ama önem taşıyan her yere giden sohbetler için kalın. Geri dönün — neredeyse herkesin yaptığı gibi — çünkü Fiji, en azından bir süreliğine, her şeyin tam olması gerektiği gibi olduğunu hissettirme yeteneğine sahiptir.

    “Bula. Bu bir selamlama, bir kadeh kaldırma ve bir felsefedir. Anlamı şudur: Yaşıyorsun. Buradasın. Hoş geldin.”

  • Lüksemburg, Avrupa’nın en iyi korunan sırrıdır

    Lüksemburg, Avrupa’nın en iyi korunan sırrıdır

    Batı Avrupa’nın kalbinde öyle küçük bir ülke var ki arabayla bir saat içinde baştan başa geçilebilir; ancak o kadar zengin bir tarih, kültür ve sessiz bir hırsla doludur ki dikkatli bir keşif için günler, belki haftalar gerektirir. Fransa, Belçika ve Almanya arasına sıkışmış Büyük Dükalık Lüksemburg, asırlarca dipnot olarak görmezden gelinmiştir. Oysa o aslında bir manşettir.

    Gezginlerin çoğu Paris ya da Brüksel yolunda oradan geçer; tren pencerelerinden görkemli başkentin ancak bir kısmını yakalayabilirler. Durarak bakanlar ise kıtada başka hiçbir yere benzemeyen bir yer keşfeder: Defalarca fethedilmiş, parçalanmış, yeniden inşa edilmiş ve yeniden tanımlanmış; ama her seferinde kimliğini inatla koruyarak çıkmış bir ülke.

    Bölüm I
    Zorunluluktan Doğan Bir Kale
    Lüksemburg’un hikâyesi kayayla başlar. MS 963’te Ardennes Kontu Siegfried, Alzette ve Pétrusse nehirlerinin birleştiği noktanın üzerindeki kayalık bir burnu bir toprak parçasıyla takas etti. Bu doğal kalenin üzerine bir şato inşa etti — Lucilinburhuc, yani “küçük şato” — ve böylece bir ulusun temel taşını koydu.

    Takip eden yüzyıllarda o küçük şato, tüm Avrupa’nın en güçlü tahkimatlarından birine dönüştü. Bock Kazamatları — kumtaşına oyulmuş yer altı tünelleri labirenti — en parlak döneminde 23 kilometreyi aşıyor ve şehrin sokaklarının altında binlerce askere, ata, atölyeye hatta bir mezbahaya ev sahipliği yapıyordu. Bugün ziyaretçiler bu tünellerin sağ kalan bölümünde yürüyebilir; bu küçük ulusun kendi savunmasını ne kadar ciddiye aldığını anlatan alçakgönüllü ve derin bir deneyim.

    Lüksemburg; Habsburgların, İspanyolların, Fransızların, Avusturyalıların ve Prusyalıların elinden geçtikten sonra 1867 Londra Antlaşması ile bağımsızlığını ve kalıcı tarafsızlığını kazandı. Bu antlaşmanın bir parçası olarak, o dönem Cebelitarık’tan sonra Avrupa’nın en güçlü olarak kabul edilen büyük tahkimatlar yıkıldı. Yüzyıllar içinde inşa edileni yerle bir etmek on altı yıl ve yüzlerce mühendisin emeği aldı.

    Lüksemburg imparatorlukların kavşağı oldu — ama bir şekilde hep kendisi kaldı.

    — Yüzyıllar boyunca tarihçilerin yankıladığı bir his

    1. yüzyıl iki yıkıcı Alman işgali getirdi — hem Birinci hem de İkinci Dünya Savaşı’nda — ancak ülke her ikisinden de olağanüstü bir dirençle çıktı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi rejimi nüfusu tamamen Almanlaştırmaya çalıştı; Lüksemburgca dilini bastırıp erkekleri Wehrmacht’a mecburi askerlik için topladı. Lüksemburgerliler direndi ve Aralık 1944’te ülke, General George Patton’ın Üçüncü Ordusu’nun dükalığı nihayet kurtardığı Bülge Muharebesi’nin kilit sahnelerinden biri oldu. Patton’ın kendisi başkentin hemen dışındaki Hamm’daki Amerikan Askeri Mezarlığı’nda yatmaktadır; iki ulus arasındaki bağın kalıcı bir simgesi.

    Bölüm II
    Birde İki Toprak
    Lüksemburg’un coğrafyası belki de en az takdir edilen armağanıdır. Ülke doğal olarak çarpıcı karaktere sahip iki farklı bölgeye ayrılır. Kuzey — Oesling ya da Ardennes platosu — sık ormanlar, derin nehir vadileri ve sanki Orta Çağ’dan bu yana neredeyse hiç değişmemiş gibi görünen tepelerdeki ortaçağ kalelerinden oluşan bir manzara sunar. Güney — Gutland, yani “iyi toprak” — dalgalı tarım arazileri, şarap vadileri ve bir zamanlar Lüksemburg’u dünyanın önde gelen çelik üreticilerinden biri yapan sanayi kalbidir.

    Müllerthal bölgesi, çoğunlukla “Küçük İsviçre” olarak anılır ve özel bir ilgiyi hak eder. Burada Sure nehri ve kolları, kayadan fantastik kumtaşı oluşumları oyarak binlerce yıl geçirmiştir — mantar şeklinde kayalar, yosunla kaplı dar kanyonlar, berrak su birikintilerine dökülen şelaleler. 112 kilometrelik yürüyüş yolları ağı olan Mullerthal Yolu, bu dünya dışı araziden geçer. Abartısız söylemek gerekirse Avrupa’nın en güzel yürüyüş güzergâhlarından biridir.

    Güneydoğudaki Moselle nehri boyunca Lüksemburg bir başka yüzünü daha gösterir: Muhtemelen hiç tatmamış olduğunuz en iyi Riesling, Pinot Gris ve köpüklü Crémant şaraplarını üreten, güneşe doymuş bir şarap ülkesi. Buradaki bağlar Roma döneminden bu yana işlenmektedir; şaraplar, büyük miktarlarda nadiren ihraç edilse de olağanüstüdür.

    Bölüm III
    Başkent: Zamanda Asılı Kalmış Bir Şehir
    Lüksemburg Şehri özünde drama üzerine kurulu bir şehirdir. Eski şehir dik kayalıkların tepesinde yer alır; Alzette vadisi üç yönden aşağı inerek alt semtleri — Grund, Clausen, Pfaffenthal — parkların, birahane ve eski manastırların yeşil şeridinde derinlerde gizler. Yüksekteki eski şehir ile asansörler, kayaya oyulmuş merdivenler ve kıvrımlı yollarla birbirine bağlanan bu vadi semtleri arasındaki tezat, şehre Avrupa’da neredeyse başka hiçbir yerde olmayan dikey bir nitelik kazandırır.

    Canlı merkezi meydan olan Place d’Armes, şehrin oturma odasıdır; kafe terasları, sokak müzisyenleri ve işine devam eden çok dilli bir şehrin hafif uğultusuyla doludur. Kısa bir yürüyüş mesafesinde Büyük Dük Sarayı yer alır; Kuzey Avrupa çevresinde biraz olası görünmese de harika bir şekilde işleyen Mağrip etkili cephesiyle görkemli bir Rönesans yapısı. Saray hâlâ aktif bir kraliyet konutudur; yaz aylarında rehberli turlar görkemli devlet salonlarını gün yüzüne çıkarır.

    Bazılarının Avrupa’nın en güzel balkonu olarak nitelendirdiği Chemin de la Corniche, vadinin üzerindeki eski şehir surlarının kenarı boyunca uzanarak aşağıdaki Grund semtinin ve ötesindeki ormanlık tepelerin geniş manzaralarını sunar. Alacakaranlıkta, eski şehrin ışıkları titremeye başlayıp vadi koyu bir mavi-gri tona büründüğünde, bu manzara gerçekten nefes kesijidir.

    UNESCO, Lüksemburg Şehri’nin kendisi hakkında çok önceden bildiği şeyi 1994’te eski semtleri ve tahkimatları Dünya Mirası Alanı ilan ederek kabul etti. Komite, bunun askeri yapıların kaldırılmasıyla açık ve yaşanabilir bir kentsel alana dönüştürülmüş bir ortaçağ kaleli şehrinin olağanüstü bir örneği olduğunu vurguladı — her yerde nadir görülen, burada ise dikkat çekici bir başarı.

    Bölüm IV
    Dil, Kimlik ve Her Yere Ait Olma Sanatı
    Lüksemburg’un üç resmi dili vardır: Lüksemburgca, Fransızca ve Almanca. Pratikte Lüksemburgerlilerin çoğu üçünde de akıcıdır; pek çoğu ayrıca İngilizce, Portekizce veya İtalyanca konuşur. Ülkenin dilsel peyzajı, Latin ve Cermen dünyalarının kavşağındaki konumunun ve nüfusunun olağanüstü çeşitliliğinin bir yansımasıdır.

    Lüksemburg sakinlerinin neredeyse yüzde 47’si yabancı uyruklulardur; bu oran Avrupa Birliği’ndeki herhangi bir ülkenin en yüksek oranıdır. Portekizli, Fransız, İtalyan, Belçikalı ve Alman topluluklar kuşaklar boyunca Lüksemburg’u yurt edinmiştir. Gerilim yaratmak bir yana, bu çok dilli, çok kültürlü gerçeklik ülkenin tanımlayıcı özelliklerinden biri ve tartışmasız en büyük gücü haline gelmiştir.

    Lüksemburgca, derin Cermen kökleri olan, yüzyıllar içinde Fransız sözcük dağarcığı ve tonlamalarıyla zenginleşmiş Moselle Frankonyacası diyalektiğiyle büyüleyici bir dildir; ulusal dil olarak ancak 1984’te tanınmıştır. Evin, yakınlığın, kimliğin dilidir. Çarşıda ya da mahallenin kafesinde konuşulurken duymak — o hızlı, melodik, belirgin biçimde Avrupalı dili — ülkeyi ziyaret etmenin küçük ama gerçek zevklerinden biridir.

    Mir wëlle bleiwe wat mir sin — ne olduğumuzu korumak istiyoruz. Napolyon döneminde benimsenen ulusal motto, sessiz bir güçle yankılanmaya devam ediyor.

    — Lüksemburg ulusal mottosu
    Lüksemburg’un kültürel yaşamı, boyutunun ima ettiğinden çok daha zengindir. Christian de Portzamparc tarafından tasarlanan ve 2005’te açılan çarpıcı konser salonu Philharmonie Luxembourg, Avrupa’nın önde gelen müzik mekânlarından biri olarak yerini sağlamlaştırmıştır. MUDAM — I.M. Pei tarafından tasarlanan bir binada yer alan Büyük Dük Jean Modern Sanat Müzesi — canlı çağdaş sanat sahnesinin çıpasıdır. Her yaz 23 Haziran’daki Ulusal Gün kutlamaları ise caddeleri alaylarla, Alzette vadisinin üzerindeki havai fişeklerle ve kendi varlığını sürdüren küçük bir ulusun kendine özgü sıcaklığıyla doldurur.

    Bölüm V
    Ekonomi: Çelik, Finans ve Uydular

    1. yüzyılın büyük bölümünde Lüksemburg bir çelik ulusuydu. Güneydeki — Minett bölgesi — madenler ve fırınlar, ülkenin refahını besliyor ve Esch-sur-Alzette ile Differdange gibi kasabaların işçi sınıfı topluluklarını tanımlıyordu. 1970’ler ve 1980’lerdeki çelik sanayinin çöküşü, neredeyse bir gecede on binlerce işi silip süpürerek yıkıcı oldu.

    Bunun ardından gelen şey, modern Avrupa tarihinin en başarılı ekonomik dönüşümlerinden biriydi. Lüksemburg, siyasi istikrarını, çok dilli iş gücünü, merkezi Avrupa konumunu ve elverişli düzenleyici ortamını kullanarak kendini küresel bir finans merkezi olarak yeniden konumlandırdı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ardından dünyanın ikinci büyük yatırım fonu merkezi haline geldi. Eski şehrin kuzeyindeki Kirchberg platosu, bir zamanlar tarım arazisiyken artık banka genel merkezlerinin, Avrupa kurumlarının ve kıtanın finansal mimarisine ev sahipliği yapan cam-çelik kulelerin parıldadığı bir bölgedir.

    Ekonomi, 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başında çeşitlenmeye devam etti. Lüksemburg, beklenmedik bir şekilde bir uzay ulusu haline geldi — dünyanın en büyük uydu operatörlerinden SES’in ve ardından gök cisimlerinden çıkarılan kaynakların mülkiyetini tanıyan ilerici mevzuatın çektiği çok sayıda uzay kaynakları şirketinin yurdu. Ülkenin artık gelişmekte olan uzay ekonomisinin bir merkezi olma yolunda gerçek beklentileri var.

    Tüm bunların sonucu, Avrupa Birliği’ndeki en yüksek kişi başı GSYİH’dir ve dünyadaki en yüksek oranlardan biridir. Bu zenginlik, büyük ölçüde gösterişsizdir. Lüksemburg kendini teşhir etmez. Sadece yaptığı işte çok, çok iyi olmaya devam eder.

    Bölüm VI
    İyi Yemek ve İçmek
    Lüksemburg mutfağı, Almanya’nın doyurucu gelenekleri ile Fransa’nın rafine alışkanlıkları arasında rahat bir yer edinir; dürüst, cömert ve sessiz sedasız mükemmel yemekler ortaya koyar. Judd mat Gaardebounen — tütsülenmiş domuz boynu ve bakla — ulusal yemektir; en üst düzeyde yavaş pişirilmiş bir konforu temsil eder. Bouneschlupp ise pastırma ve patatesle zenginleştirilmiş taze fasulye çorbası olup ülkenin ruh yemeğidir. Sonbaharda av yemekleri — geyik, yaban domuzu, tavşan — ülke genelindeki menülerde boy gösterir; Ardennes ormanlarından temin edilir.

    Moselle boyunca şarap kültürü başlı başına bir deneme konusudur. Nehir, Lüksemburg ile Almanya arasında yaklaşık 42 kilometre boyunca sınır oluşturur ve Lüksemburg kıyısı boyunca gerçek bir ayrımın şaraplarını üreten bağ bağ uzanır. Dünyada başka hiçbir yerde neredeyse yetiştirilmeyen Auxerrois üzümü, yerel nehir balığıyla harika uyum sağlayan özellikle güzel ve çiçeksi bir beyaz şarap üretir. Lüksemburg’un köpüklü şarabı Crémant de Luxembourg ise mükemmel ve son derece değerlidir; Avrupa’nın geri kalanının yavaş yavaş keşfettiği bir sır.

    Lüksemburg Şehri’nin restoran sahnesi ülkenin uluslararası karakterini yansıtır. Fransız teknikleri, Akdeniz malzemeleri, Portekiz ailesi tarifleri ve Asya etkileri, nüfusun mevsimleri kadar menüyü de değiştirdiği bir şehirde yan yana huzurla bulunur. Şehirde 130.000’i biraz aşkın nüfuslu bir başkent için neredeyse inanılmaz bir rakam olan birden fazla Michelin yıldızlı restoran yer almaktadır.

    Kapanış Düşünceleri
    Lüksemburg Neden Önemlidir
    Lüksemburg hakkında yazarken açık üstünlüklere — en küçük, en zengin, en çok dilli — uzanıp orada bırakma isteği uyanır insanda. Ancak Lüksemburg’un gerçek önemi, hiçbir istatistiğin aktarabileceğinden daha ince ve daha ilgi çekicidir.

    Lüksemburg önemlidir; çünkü küçük ulusların yalnızca hayatta kalmakla kalmayıp gelişebileceğinin, coğrafyanın kader olmadığının, bir ülkenin sürekli istila edilip işgal edilip parçalansa da farklı bir kimlik ve sert, sessiz bir gururla ortaya çıkabileceğinin kanıtıdır. Önemlidir; çünkü Avrupa projesinin tam kalbinde yer alır, kilit AB kurumlarına ev sahipliği yapar ve günlük çok dilli, çok kültürlü yaşamında o projenin kurulduğu idealleri somutlaştırır.

    Ve nihayetinde önemlidir; çünkü güzeldir. Alacakaranlıkta Corniche boyunca yürümek, Müllerthal’ın yosunlu vadilerinde yürüyüş yapmak ya da nehrin son öğleden sonra ışığını yakaladığı anda soğuk bir Riesling kadehi eşliğinde Moselle’deki bir bağda oturmak — bunlar eve döndükten çok sonra da içinizde kalan gerçek, aceleci olmayan bir güzelliğin deneyimleridir.

    Lüksemburg, Avrupa’nın en iyi korunan sırrıdır. Ama belki, tüm bu göz ardı edildiği yüzyılların ardından, bazı şeyleri kendine saklama hakkını kazanmıştır.

  • Avusturya – Doğayı, Dağları, Gölleri ve kültürel hazineleri Keşfedin

    Avusturya – Doğayı, Dağları, Gölleri ve kültürel hazineleri Keşfedin

    Kültür – Tarih – Seyahat – Yemek – Toplum
    Geç bir eylül öğleden sonrasında Viyana’daki ışığın kendine özgü bir kalitesi vardır — Ringstrasse’nin neo-Gotik cephelerine düşen ve Tuna’yı dövülmüş bakıra çeviren altın, kehribar renkli bir parıltı. Bu, ne kadar kısa olursa olsun, başka bir çağa adım atmış gibi hissettiren türden bir ışıktır: açık pencerelerden süzülen vals müziği, zamanın felsefe hızında aktığı kahvehaneler, gölgesi tüm Orta Avrupa’ya uzanan bir imparatorluk.

    Avusturya, kolay tanımlamalara sığmayan bir ülkedir. Küçüktür — yaklaşık 84.000 kilometrekare, nüfusu yaklaşık dokuz milyon — ama boyutunun çok ötesinde bir kültürel ve tarihsel ağırlık taşır. Yüzyıllarca Avrupa’nın kaderini biçimlendiren Habsburg hanedanının merkeziydi. Bugün, sekiz ülkeyle sınır komşusu, Alpler tarafından ikiye bölünen ve Tuna nehriyle dokunan, kıtanın coğrafi kalbine yerleşmiş müreffeh bir demokratik cumhuriyettir. Buna karşın özünde derin biçimde kendisi olmayı sürdürmektedir.

    AVUSTURYA HAKKINDA HIZLI BİLGİLER
    Nüfus: 9,1 milyon
    Yüzölçümü: 83.871 km²
    Başkent: Viyana
    Komşu ülke sayısı: 8
    En yüksek zirve: Grossglockner — 3.798 m
    Bağımsızlık yılı: 1955

    TOPRAK — DAĞLAR, NEHIRLER VE VADİLER

    Avusturya’yı anlamak için önce onun topoğrafyasını anlamak gerekir. Ülkenin yaklaşık üçte ikisi Alplerle kaplıdır — yumuşak tepecikler değil, dişli sırtları, turkuaz buzul gölleri ve kimi kış günlerinde yalnızca birkaç saatlik ışık görülen derin vadileriyle çarpıcı masifler. Avusturya’nın iç kesimlerinin büyük bölümüne hâkim olan Doğu Alpleri, ülkenin en yüksek zirvesi olan Grossglockner’i barındıran Hohe Tauern silsilesini içerir: denizden 3.798 metre yükseklikte.

    Ancak Avusturya yalnızca bir dağ ülkesi değildir. Alplerin doğusunda arazi yumuşayarak Viyana Havzası’nın ve Burgenland’ın dalgalı tepelerine ve bağlarına dönüşür; bu peyzaj İsviçre’den çok Macaristan’ı anımsatır. Tuna — Avrupa’nın büyük nehirlerinden biri — Passau yakınlarında Avusturya’ya girer ve Viyana’ya doğru akarak Wachau bölgesinde muhteşem boğazlardan geçer. Kayısı bahçeleri ve ortaçağ manastır kulelerinden oluşan bu UNESCO Dünya Mirası peyzajı, görenleri büyüler.

    Bu coğrafi çeşitlilik, çarpıcı bölgesel zıtlıklardan oluşan bir ülke yaratır. İsviçre ve Lihtenştayn’a dayanan en batıdaki Vorarlberg, neredeyse İsviçrevari bir karakter taşır. Tyrol, ski merkezleri ve oymacılıkla bezenmiş geraniumlu ahşap çiftlik evleriyle mükemmel Alp ülkesidir. Güneydoğudaki Steiermark, Avusturya’nın yeşil kalbidir — ormanlık, ılık, kabak çekirdeği yağı ve şaraplarıyla ünlüdür. En düz ve en doğudaki eyalet Burgenland ise sığ ve sazlık Neusiedler See kıyılarında Avusturya’nın en iyi şaraplarından bazılarını yetiştirir.

    Hohe Tauern — 1.800 km²’yi aşan buzulları, zirveleri ve alp çayırlarıyla Avusturya’nın en büyük milli parkı. Dramatik Grossglockner Alp Yolu, Avrupa’nın en nefes kesici dağ manzaralarından bazılarını sunar.

    Wachau Vadisi — Melk ile Krems arasında UNESCO listesindeki bir Tuna kesimi; bağ terasları, barok manastır kuleleri ve Aslan Yürekli Richard efsanesini ilham veren ortaçağ kaleleriyle bezeli.

    Salzkammergut — Salzburg’un doğusunda olağanüstü güzellikte bir göl bölgesi; dik kireçtaşı zirvelerle çevrili durgun, ayna gibi göller. Dünyanın en eski tuz madenciliği topluluğu olan Hallstatt bu bölgenin merkezinde yer alır.

    TARİH — İMPARATORLUK, ÇÖKÜŞ VE YENİDEN DOĞUŞ

    Avusturya kadar çalkantılı bir tarihe sahip çok az ülke vardır. Topraklar Paleolitik çağdan beri iskân görmüş; Keltler tarafından yerleşilmiş, Romalılar tarafından fethedilmiş (Noricum eyaletini kurmuşlar), Hunlar, Avarlar ve Slavlar tarafından istila edilmiştir. Karolenjler, 8. yüzyılın sonlarında bir sınır markası — Marchia Orientalis, yani Doğu Sınırı — kurmuş; bu bölge zamanla Ostarrichi’ye, yani Avusturya’ya dönüşmüştür.

    HABSBURG HANEDANİ

    Ancak Avusturya’nın tarihi, altı yüzyıldan fazla hüküm sürerek bir kıtanın kaderini şekillendiren Habsburg Hanedanı’ndan ayrı düşünülemez. Habsburglar, I. Rudolf önderliğinde 1276’da Avusturya düklükleri üzerinde kontrolü ele geçirdi; stratejik evlilikler, diplomasi ve zaman zaman savaşın bir bileşimiyle İspanya’yı, Hollanda’yı, İtalya’nın büyük bölümünü, Macaristan’ı, Bohemya’yı ve Amerika kıtasını kapsayan bir imparatorluk inşa etti.

    Habsburg İmparatorluğu — 1867 Uzlaşısı’nın ardından Avusturya-Macaristan İmparatorluğu adını alan yapı — tarihin büyük çok etnili, çok dilli siyasi deneylerinden biriydi: bir düzine dil konuşan yaklaşık 50 milyon insanlık, hanedana bağlılık, bürokratik yetkinlik ve İmparator’un şahsı tarafından bir arada tutulan bir devlet. Merkezinde her zaman Viyana vardı.

    TARİH KRONOLOJİSİ

    MS 996 — Tarihsel bir belgede “Ostarrichi”nin — Avusturya olacak adın — ilk kez anıldığı kayıt.

    1276 — Habsburg’lu I. Rudolf, Avusturya’nın kontrolünü ele geçirir; altı yüzyıllık Habsburg hâkimiyeti başlar.

    1683 — Viyana Kuşatması — Osmanlı ordusu şehrin kapılarından püskürtülür; Osmanlıların Avrupa’ya yönelik genişlemesinin sona erişinin başlangıcı sayılır.

    1814–15 — Prens Metternich’in ev sahipliğini yaptığı Viyana Kongresi, Napolyon’un yenilgisinin ardından Avrupa haritasını yeniden çizer. Avusturya önde gelen bir kıta gücü olarak çıkar.

    1914 — Sarajevo’da Arşidük Franz Ferdinand’ın öldürülmesi Birinci Dünya Savaşı’nı tetikler; dört yıl sonra Habsburg İmparatorluğu’nun çöküşüne yol açar.

    1938 — Anschluss — Avusturya, Nazi Almanyası tarafından ilhak edilir; ulusun tarihinin en karanlık sayfası başlar.

    1955 — Avusturya Devlet Antlaşması imzalanır; tam egemenlik yeniden tesis edilir ve Avusturya’nın kalıcı tarafsızlığı ilan edilir. Müttefik işgali sona erer.

    1995 — Avusturya Avrupa Birliği’ne katılır; tarihsel olarak şekillendirmeye katkıda bulunduğu yeni, birleşik Avrupa’daki yerini pekiştirir.

    1. YÜZYIL VE SONRASI
    2. yüzyıl Avusturya’ya iyi davranmadı. 1918’de Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi İmparatorluğu çökertti ve pek çok kişinin ekonomik açıdan ayakta kalamayacak kadar küçük bulduğu bir devlet artığı — Birinci Avusturya Cumhuriyeti — doğdu. İki savaş arası dönem siyasi kutuplaşma, ekonomik kriz ve sonunda Engelbert Dollfuss’un otoriter “Avusturya faşizmi” ile damgasını vurdu. 1938’de, kendisi de Avusturyalı olan Hitler ülkeyi Anschluss ile ilhak etti. Kurtuluş 1945’te geldi; ardından on yıllık Müttefik işgali sürdü. 1955 Antlaşması, kalıcı tarafsızlık ilan edilmesi koşuluyla tam egemenliği yeniden tesis etti.

    SANAT VE KÜLTÜR — DÜNYANIN KÜLTÜREL GÜÇ MERKEZİ

    Avusturya’nın uygarlık üzerindeki etkisinin tartışmasız olduğu bir alan varsa, o da müziktir. Ülkenin Batı klasik geleneğine katkısı şaşırtıcıdır: 1756’da Salzburg’da doğan Wolfgang Amadeus Mozart, 35 yıllık kısa yaşamında 600’den fazla eser bestelemiş ve temelde klasik üslubu tanımlamıştır. Franz Joseph Haydn modern yaylı çalgı dörtlüsünü ve bildiğimiz haliyle senfoniye kavramını icat etti. Franz Schubert, 31 yaşında hayatını kaybetmeden önce repertuarın duygusal açıdan en yıkıcı şarkılarından bazılarını yazdı. Anton Bruckner, Hugo Wolf, Gustav Mahler, Arnold Schoenberg — Avusturya’da yaşayan, çalışan ve besteleyen dönüştürücü isimlerin listesi neredeyse gülünç derecede uzundur.

    Viyana özellikle 18. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar tartışmasız biçimde dünyanın müzik başkentiydi. Şehir buna uygun kurumlar inşa etti: 1842’de kurulan Viyana Filarmoni Orkestrası, dünyanın en büyük orkestralarından biri olmayı sürdürür. Her ocak ayında ünlü Opera Balosu’yla sezonunu açan Viyana Devlet Operası, yeryüzünün en yoğun ve prestijli opera evlerinden biridir. Viyana Çocuk Korosu ise 1498’den bu yana kesintisiz söylemektedir.

    RESİM, EDEBİYAT VE ZİHİN

    Avusturya’nın görsel sanatları da filizlendi; özellikle 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında Viyana Ayrılıkçıları (Secession) hareketiyle. Gustav Klimt, parıldayan altın yapraklı tuvalleriyle Art Nouveau’nun tanımlayıcı sanatçılarından biri oldu. Egon Schiele daha karanlık, dışavurumcu bir bölgeye ilerledi. Oskar Kokoschka psikolojik yoğunluğu şiddetli fırça darbelerine aktardı. Kunsthistorisches Müzesi, Belvedere ve Leopold Müzesi bir arada Viyana’yı dünyanın müzeseverler için en iyi şehirlerinden biri kılar.

    Edebiyatta Arthur Schnitzler, Viyana burjuva toplumunun cinsel ikiyüzlülüklerini çarpıcı bir açıklıkla sorguladı. Savaş öncesi Avusturya’nın yok olmuş dünyasını nefis anı kitabı “Dünün Dünyası”nda yasan Stefan Zweig, 20. yüzyılın en çok çevrilen yazarlarından biri oldu. Thomas Bernhard, Avusturya taşrasını ve kolektif hafıza yitimini vahşi hiciv enerjisiyle kaleme aldı. Daha yakın dönemde Nobel ödüllü Elfriede Jelinek, rahatsız edici ve aşındırıcı edebi deha geleneğini sürdürmektedir.

    Ve Moravya doğumlu ama ruhen Viyanalı olan Sigmund Freud; Berggasse 19’daki muayenehanesinde psikanalizi icat ederek insanoğlunun kendisi hakkında düşünme biçimini sonsuza dek değiştirdi.

    Viyana Filarmoni Orkestrası — 1842’de kurulan ve dünyanın en iyi orkestralarından biri kabul edilen topluluk. 90’dan fazla ülkeye yayınlanan yıllık Yılbaşı Konseri yaklaşık 50 milyon izleyiciye ulaşır.

    Salzburg Festivali — 1920’de Max Reinhardt, Richard Strauss ve Hugo von Hofmannsthal tarafından kurulan yaz festivali, dünyanın en büyük opera şarkıcılarını ve şeflerini her ağustos ayında Mozart’ın doğduğu şehre çeker.

    Kunsthistorisches Müzesi — 1891’de açılan, Viyana’nın Ringstrasse’sindeki saray benzeri bir binada Vermeer, Velázquez, Bruegel ve Raphael koleksiyonlarına ev sahipliği yapan dünyanın büyük ansiklopedik müzelerinden biri.

    YİYECEK VE İÇECEK — OTURMAYA DEĞER BİR SOFRA

    Avusturya mutfağı, soğuk kışlara ve uzun fiziksel çalışma günlerine karşı beslenmeye ihtiyaç duyan bir dağ halkının yemeği olan; dolgun, dürüst ve derinden teselli edici bir mutfaktır. Merkezinde Wiener Schnitzel yer alır: ince dövülmüş dana eti, kavrulmuş tereyağında altın rengi kabarık bir kabuk oluşana kadar kızartılır. Doğru yapıldığında Avrupa mutfağının büyük yemeklerinden biridir: sade, kesin, eşsiz.

    Tafelspitz — yaban turpu kreması ve frenk soğanı soslu haşlanmış kaliteli sığır eti — İmparator Franz Joseph’in en sevdiği yemekti ve Viyana restoran menülerinin vazgeçilmezi olmayı sürdürür. Gulasch, Macaristan’dan ödünç alınmış ve bir yüzyıllık Viyana Beisl’lerinde (tavernalarda) hazırlanışıyla kesinlikle Avusturyalı kılınmış; ekmek köftesi ya da yumurtalı erişteyle servis edilen biberiyeli bir dana güvecidir. Zwiebelrostbraten — çıtır soğanlı dilimlenmiş dana eti — bir başka klasiktir.

    Avusturya fırıncılığı ve şekerciliği ayrı bir denemeyi hak eder. Sachertorte, kayısı reçeliyle bölünmüş yoğun bir çikolatalı kek, 1832’de Hotel Sacher’de icat edildi ve tarifi üzerine süren hukuki savaş Avusturya mahkemelerinde yıllarca devam etti. İnce yufkaya sarılmış tarçınlı elmalardan yapılan Apfelstrudel, mükemmel Avusturya tatlısıdır. Kaiserschmarren — erik kompostosuyla servis edilen yırtılmış, karamelize tatlı pankek — adını bizzat İmparator’dan aldığı rivayet edilir.

    KAHVEHANESİ KÜLTÜRÜ

    Avusturya yemek kültürünün hiçbir anlatısı Kaffeehaus’suz — Viyana kahvehanesi, dünyanın başka hiçbir yerinde benzeri olmayan bir sosyal kurum — tamamlanamaz. Viyana kahvehanesi ne bir kafe ne de bir restoran; tamamen kendine özgü bir şeydir: tek bir Melange (Viyana’nın cappuccino yanıtı) eşliğinde saatlerce oturabileceğiniz, kapının yanındaki askılarda asılı gazeteleri okuyabileceğiniz, yazabileceğiniz, tartışabileceğiniz, felsefi düşünebileceğiniz ya da sadece dünyanın akıp geçişini izleyebileceğiniz bir mekân. 17. yüzyıla uzanan bu gelenek, 2011 yılında UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras listesine alındı.

    Avusturya’nın şarap bölgeleri ise gerçek anlamda seçkin şaraplar üretir. Wachau, Kamptal ve Kremstal bölgelerinde yetiştirilen çıtır ve biberli bir beyaz şarap olan Grüner Veltliner, Avusturya’nın simge üzümü ve dünyanın büyük beyazlarından biridir. Özellikle Burgenland’da yetiştirilen Blaufränkisch, on yıllarca olgunlaşabilen derin yapılı kırmızılar üretir. Neusiedler See kıyılarından ise Avrupa’nın en iyi tatlı şaraplarından bazıları gelir.

    BUGÜN AVUSTURYA — TARİHİ BİR GİYSİ İÇİNDE MODERN BİR CUMHURİYET

    Çağdaş Avusturya, neredeyse her ölçütle bir başarı hikâyesidir. Yaşam kalitesi, sağlık hizmetleri ve eğitim alanlarında dünya sıralamasının en üst diliminde yer almaya devam eder. Viyana, toplu taşımacılığı, güvenliği, yeşil alanları ve kültürel olanakları nedeniyle övgü alarak dünya genelindeki en yaşanabilir şehir anketlerini düzenli olarak kazanır. Kişi başına düşen GSYİH, ülkeyi Avrupa’nın en varlıklı ulusları arasına rahatça yerleştirir; üretim, turizm, finans hizmetleri ve önemli bir teknoloji sektörü üzerine kurulu çeşitlendirilmiş bir ekonomiyle.

    1955 Devlet Antlaşması’nda güvence altına alınan kalıcı tarafsızlık, Viyana’yı uluslararası örgütler için doğal bir yuva haline getirdi. Şehir; Viyana’daki BM Ofisi’ne, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (UAEA), Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’ne (OPEC) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na (AGİT) ev sahipliği yapmaktadır. Viyana, fiilen New York ve Cenevre’nin yanında üçüncü BM şehri haline gelmiştir.

    ALP SPORU VE DOĞA

    Avusturyalılar, Alp peyzajlarıyla derin köklü ve samimi bir ilişki içindedir. Kayak burada yalnızca bir spor değil, kültürel bir pratiktir: Avusturya, diğer tüm ülkelerden daha fazla Alp Kayağı Dünya Kupası şampiyonu yetiştirmiştir; Hermann Maier, Franz Klammer ve Marcel Hirscher gibi isimler ülkenin müzisyenleriyle eşdeğer ulusal simgelerdir. Kitzbühel, St. Anton, Ischgl ve Zell am See’nin kayak merkezleri her kış Avrupa’nın dört bir yanından ve ötesinden ziyaretçi çeker.

    Yazın aynı dağlar yürüyüşçüler, bisikletçiler ve dağcılar için bir cennete dönüşür. Alpe-Adria Parkuru, Via Alpina ve düzinelerce bölgesel uzun mesafe rotası Avusturya’nın Alp arazisini geçer. Tuna boyunca bisiklet sürmek — Passau’dan Viyana’ya uzanan ünlü EuroVelo 6 rotası Avrupa’nın en popüler bisiklet tatillerinden biridir — daha yumuşak, alçak rakımlı bir alternatif sunar.

    Kitzbühel — Hahnenkamm iniş yarışının efsanevi ev sahibi; 1931’den bu yana her ocak ayında düzenlenen Dünya Kupası’nın en ünlü, teknik açıdan en zorlu ve en prestijli yarışı.

    Tuna Bisiklet Parkuru — Avrupa’nın en popüler uzun mesafe bisiklet rotası, nehri Passau’dan Viyana’ya kadar izler; UNESCO’nun Wachau Vadisi’nden geçerek her düzeydeki sürücüye düz, kolay bir arazi sunar.

    Hallstatt ve Dachstein — Dünyanın en çok fotoğraflanan köyü olarak bilinen Hallstatt, imkânsız derecede mavi bir gölün üzerindeki bir uçuruma tutunur; arka planında Dachstein buzulu yükselir — bu mükemmelliği Çin’de klonlanmış kadar etkileyici bir bütündür.

    SON DÜŞÜNCELER — NEDEN AVUSTURYA KALICI?

    “Avusturya’yı bir kez ziyaret etmek, onu sonsuza dek bir parça olarak taşımak demektir: soğuk bir Viyana sabahında kavrulan kahvenin kokusu, yüksek bir Alp geçidinin sessizliği, açık bir pencereden duyulan bir Schubert lied’inin sesi.”

    Nihayetinde Avusturya’yı bu denli eşsiz kılan nedir? Yanıtın bir bölümü yoğunlukta yatar — görece küçük bir alanda, on kat daha büyük bir kıtaya yayılsa bile olağanüstü olacak doğal güzellik, tarihsel önem ve kültürel başarının birikmesinde. Ama başka bir şey daha vardır: kendine hâkim olma niteliği, tam olarak ne olduğunu bilmek ve bununla tamamen barışık olmak.

    Avusturya; çeşitli dönemlerde bir imparatorluğun kalbi, büyük güçlerin piyonu ve yolunu bulmaya çalışan küçük bir cumhuriyet olmuştur. İnsanlığın en büyük sanatlarından bazılarını ve en büyük vahşetlerinden bazılarını üretmiştir. Savaşları, işgalleri, ilhakları ve mali krizleri atlatmıştır. Tüm bunlar boyunca kahvehanelerinde, Alp kulübelerinde, konser salonlarında ve pazar meydanlarında modern dünyada gerçekten nadir olan bir uygar yaşam sürekliliğini korumuştur.

    Dağlar kalmaya devam eder. Müzik kalmaya devam eder. Özenle hazırlanmış ve yavaşça içilen kahve kalmaya devam eder. Avusturya’da, belki kıtadaki başka herhangi bir yerden daha fazla, Avrupa’nın uzun, parlak ve sıkıntılı geçmişi tarih gibi değil, geniş zaman gibi hissettir — hâlâ canlı, hâlâ yankılı, hâlâ üzerinde durulmaya değer. Bu, ülkenin gezgine en derin armağanı ve hayal gücü üzerindeki en kalıcı iddiasıdır.

    Sonsuz Avusturya
    Alplerin Kalbi’ne Derin Bir Yolculuk · Kültür, Tarih ve Seyahat